Flamenko gitarının yaşayan en büyük ustalarından Paco Pena geçtiğimiz ay yine çok sevdiği İstanbul’daydı. Provalar arasında yakalayabildiğimiz dar zamanda kendisine aklımıza geleni sorduk. Flamenko üzerindeki Arap- Akdeniz etkisinden, Manuel de Falla’ya, Inti İllimani’den İspanya’nın demokrasiye geçiş sürecine kadar uzandık.
O kadar çok geldim ki açıkçası sayısını ben de unuttum. Türkiye’yi, burada konser vermeyi ne kadar sevdiğim herhalde anlaşılıyordur bu ziyaretlerimden.
Türk izleyicisi Flamenko dinlemeyi oldukça seven bir kitle, sizce bunun
nedeni
ne
olabilir?
Doğru,
burada
insanların
Flamenko’ya
hatırı
sayılır
bir
ilgisi
var. Tam
olarak
nedenini
bilmiyorum
açıkçası.
Sanırım
kültürel
bir
özdeşlikten
kaynaklanıyor
bu ilgi.
Akdeniz
kültürü,
özellikle
doğu
Akdeniz
kültürü
yoğun
bir
şekilde
etkilemiştir
İspanya’yı.
Tarihsel
olarak
da
Türkiye
dev bir
ülke.
Sadece
ülke
olarak
değil
kültürel
olarak
da bir
dev. Çok
zengin
bir
folkloru,
müzik
birikimi
var
ülkenizin.
Türk
müziğini
derinlemesine
bilmesem
de
Flamenko
ile
ortak
noktaları
olduğunu
görüyorum.
Dolayısıyla
dinleyicilerin
bilinçaltıyla
da
kendilerini
Flamenko’ya
yakın
hissettiklerini
düşünüyorum.
Arap kültürünün ve müziğinin Flamenko üzerindeki etkisi hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Şarkıların
sözleri
bir
yana,
müziğin
armonisi
üzerindeki
etkileri
mesela?
Flamenko
üzerindeki
Arap
etkisi
büyüktür.
Ama
armoniden
çok
şarkı
söyleyiş
tarzını,
kendini
ifade
etme
biçimini
etkilemiştir
kanımca.
Tabi
enstrüman
çalma
biçimini
de
etkilemiştir
ama
Flamenko’nun
özü
şarkıdır,
insan
sesidir
ve bu da
ciddi
bir
biçimde
etkilenmiştir
Araplar
tarafından.
Araplar
bu
topraklarda
sekiz
yüz
yıldan
fazla
kalmışlar
herhangi
bir
etkileşim
olmadığını
düşünmek
zaten
mantık
dışı
olur.
Bir söyleşinizde Flamenko’nun bazı yönleriyle Blues’a benzediğini
söylüyorsunuz,
Flamenko’da
da
Gospel
ile
Blues
arasında
olduğu
gibi bir
dini
müzik
bağlantısı
var mı?
Hayır,
böyle
bir
bağlantıdan
söz
etmek
pek
mümkün
değil
bence.
Özellikle
Gospel
oldukça
yeni bir
olgu.
Flamenko’da
da tabi
dini
unsurlar
var, ama
doğrudan
bir
bağlantı
yok. Ama
bakın
bence
başka
bir
yönden
tabi ki
dini
düzleme
yaklaştığı
söylenebilir
Flamenkonun.
Flamenko
şarkıcısının
şarkı
söyleme
biçimi
kendine
özgü bir
ruhanilik
içerir
ki bu da
dini
ruhaniliğe
benzer
bir alan
yaratır
insanlarda.
Bu
anlamda
bir
bağlantıdan
söz
etmek
mümkün,
doğrudan
bir
dinle
kurulan
özdeşlik
değil de
dolaylı
bir
çakışma
kendini
ifade
etme
biçimi
üzerinden
kurulabilecek
bir
özdeşlik
kısacası.
Doğaüstü
ya da
insanoğlunun
özüne
dair,
Lorca ve Manuel de Falla Flamenko denince hala akla ilk gelen isimler.
Manuel
de
Falla’nın
Flamenko
ile
ilişkisi
hakkında
ne
düşünüyorsunuz?
Manuel
de
Falla’ya
bayılırım.
Onda
Flamenko'nun
ne ifade
etmesi
gerektiğine
dair
inanılmaz
bir
duyarlık
oluşmuştu
bir
müzisyen
olarak.
Bir
açıdan
tamamen
klasik
müzik
cephesinden
olaya
yaklaşmakla
birlikte
Flamenko’nun
asli
unsurlarını
özümseyerek
tamamen
kendi
alanı
olan
klasik
müzikten
dışarı
taşmayarak
bu
unsurları
müziğinin
temeline
yerleştirebiliyordu.
Flamenko’yu
olağanüstü
bir
şekilde
dönüştürme
yetisi
bugün
hala
benim
tüylerimi
diken
diken
ediyor.
Falla
her ne
kadar
Flamenko’nun
kendine
özgü
yaratım
ritüellerine
uzak bir
klasik
müzikçi
olsa da,
olağanüstü
duyarlığıyla
Flamenko’nun
ruhunu
kendi
müziğine
mucizevi
bir
biçimde
yansıtabiliyordu.
Bir nevi
mutluluk
verici
bir kaza
da
diyebiliriz
buna.
En sevdiğiniz İspanyol şairi?
Böyle
bir soru
olmaz,
çok zor
bir soru
(gülüyor).
Lorca
tabi ki
ya da
Machado.
Ne
bileyim
o kadar
değerli
şairler
var ki!
Günümüzde Chambao, Ojos de Brujo gibi genç grupların Flamenko ile farklı
arayışlara
girdiğini
gözlemliyoruz,
bu
deneyimler
hakkında
ne
düşünüyorsunuz?
Genelde
müzikte
yeniliklere
çeşitli
denemelere
açık bir
insanım,
bu
nedenle
de
bahsettiğiniz
grupların
çabalarına
da
olumlu
bakıyorum.
Ama tabi
adam
gibi
yapmak
lazım bu
işi.
Tabi
sırf
değişiklik
olsun
diye
yapılan
füzyon
denemelerine
pek de
sıcak
baktığım
söylenemez,
mutlaka
bir
çıkış
noktası
olmalı
sanatçının.
Ciddiye
alınmış
bir
deneyim
saygıyı
hak eder
benim
gözümde.
Bu tip
çabaların
içinden
çıktıkları
kültüre
pek bir
katkısı
olduğunu
düşünmüyorum.
Ama
bazen
harika
işler
ortaya
çıkabiliyor,
sanırım
böyle
bir
çabayı
başarılı
kılacak
temel
unsur
birleştirmeye
çalıştığınız
kültürlerin
özelliklerine
saygıda
kusur
etmemek,
o
kültürlerden
beslenmeyi
bilmek
ve
böylece
kendi
sanatsal
ifadenizi
zenginleştirebilmek.
Ben
şahsen
farklı
müzikleri
bir
potada
eritmeye
sadece
bu
düşünceye
diyeyim
pek de
meraklı
değilim.
Kafamı
daha çok
kurcalayan
biraz
önce de
belirttiğim
gibi
kendi
sanatımı
zenginleştirebilmek,
eğer
farklı
kültürler
arasındaki
etkileşim
sanatçıyı
zenginleştirebiliyorsa
bundan
ancak
olumlu
ifadelerle
bahsedilebilir.
Dolayısıyla
eğer iyi
yapılıyorsa
bu
füzyon
hikayesi
ki
birçok
insan
çok
başarılı
örnekler
veriyor
o zaman
harika,
eğer
ortaya
yetersiz
bir şey
çıktıysa
onu da
bir
kenara
bırakıp
yoluna
devam
etmesi
gerek
sanatçıların.
Biz yabancılar için Flamenko İspanya dendi mi ilk akla gelen kültürel
öğelerden
biri,
yani
oldukça
baskın
bir
kültür.
Oysa
İspanyol
toplumuna
baktığımızda
Flamenko'nun
benzer
bir
ağırlığı
olmadığını
görüyoruz?
Aslında
bu çok
normal,
çünkü
Flamenko
coğrafi
bir olgu
her
şeyden
önce
etnik
değil.
Tabi ki
çingenelerin
çok
büyük
bir payı
var
Flamenko'nun
gelişiminde
ama yine
de bu
katkı
Flamenko'nun
yöresel,
kültürel
bir olgu
olduğu
gerçeğini
değiştirmiyor.
En
nihayetinde
Endülüs’ün
müziğidir
Flamenko.
Oysa
İspanyanın
farklı
bölgelerinde
birçok
farklı
müzik
yapılıyor.
Ama ne
bileyim
mesela
Japonya’ya
gittiğinizde
Flamenko'nun
dışında
bir
İspanyol
müziğine
ilgi
gösterilmediğini
görüyorsunuz,
bu da
bana
doğal
geliyor
çünkü
Flamenko'nun
çok
güçlü,
baskın
bir
karakteri
var. Öte
yandan
Endülüslü
olmayan
İspanyollar
kendilerini
Flamenko'yla
özdeşleştirmiyorlar,
çünkü
kendi
kültürleri,
müzikleri
var. Bu
müzikler
de zaman
zaman
Flamenko'nun
kendini
ifade
ediş
biçimine
yaklaşıyorlar,
ama bu
farklılık
bence
olağan
bir şey.
Sonuçta
Flamenko
günümüz
İspanyol
dünyasında
giderek
genişliyor,
kuvvetleniyor
ama
halen
yerel
bir olgu
olduğu
Endülüs’e
özgü
olduğu
da
belirtilmeli.
Uzun yıllardır Londra’da yaşıyorsunuz, bu tercihinizin belirli bir
sebebi
var mı?
Hem
Cordoba’da
hem de
Londra’da
yaşıyorum.
Londra’yı
çok
seviyorum
çünkü
son
derece
kozmopolit,
her
türlü
yeniliğe
açık bir
yer. Bir
sanatçı
için
önemli
özellikler
bunlar.
Kültürel
olarak
büyük
bir
çeşitlilik
yaşanıyor
Londra’da,
her
türlü
sanatsal
etkinliği
takip
etmeniz
mümkün,
tiyatrodan
tutun da
dünyanın
her
türlü
müziğini
dinlemek
şansına
sahipsiniz
bu da
benim
gibi
müzisyen
ya da
sanatçıların
kendini
besleyebilmesi
için
ideal
bir
ortam
yaratıyor.
Bu
nedenle
yıllardır
Londra’da
yaşıyorum
ama
Cordoba’daki
evimi de
kapatmış
değilim
orada da
zaman
geçiriyorum
ne de
olsa
ailem,
halkım
Cordoba’da.
Kayıtlarınızı nerede yapmayı tercih ediyorsunuz, İngiltere’de mi,
İspanya’da
mı?
Çoğu
zaman
kayıtları
İngiltere’de
yapıyoruz,
bazen de
Galler’de
çünkü
çalıştığımız
plak
şirketlerinden
birinin
merkezi
orada.
Başlangıçta
İspanya’da
yaptığım
kayıtların
dışında
hemen
hemen
neredeyse
bütün
kayıtları
İngiltere
ve
Galler’de
yaptım.
Flamenko, gitaristi, şarkıcısı ve dansçısıyla aslında bir ekip olarak
icra
edilen
bir
sanat,
siz solo
gitarist
olmaya
nasıl
karar
verdiniz?
Çok
güzel
bir soru
(gülüyor).
Aslına
bakarsanız
başlarda
benim
aklımda
tek
başıma
çalışmak
hiç
yoktu.
Bir
gitarist
olarak
şarkıcıya
ya da
dansçıya
eşlik
etmek
olarak
algılıyordum
yaptığım
işi
başlangıçta,
eşlik
etmekten
zevk
alıyordum.
Sonrasında
biraz
kişisel
gelişmeler
nedeniyle
farklı
bir yöne
gitmem
gerektiğine
karar
verdim.
İçinde
bulunduğum
ve
hayran
olduğum
çevreler
tarafından
ihanete
uğradığım
hissine
kapıldım.
İnsanoğlu
her
zaman
dışarıdan
göründüğü
gibi
olmayabiliyor.
Gitarımı
çalıyor
iyi de
para
kazanıyordum,
ama geri
kalan
zamanlarda
büyük
bir
boşluk
doğuyordu.
Sanatçı
arkadaşlarım
da
günlük
kaygılarla
hareket
ediyorlardı,
kazandığımız
parayı
yemenin
dışında
bir
motivasyon
yoktu
ortalıkta,
giderek
sanatımıza
ihanet
ettiğimizi
düşünmeye
başladım
ve kendi
kendime
çalışmanın
sanatımı
geliştirmek
için
zorunlu
olduğuna
karar
verdim.
Bir nevi kendinizi korumak için uzaklaştınız?
Aynen
öyle.
Aynı
zamanda
işin
kolayına
kaçmadan,
hayatla
yüzleşmek
istedim.
Çalışırken,
akşamları
bir saat
gitar
çalıp
paramı
alıyordum,
ertesi
akşam
sahneye
çıkana
kadar da
hiçbir
şey
yoktu
hayatımda.
Bense
bir
kimse ya
da bir
şey
olmak,
hayata
daha
fazla
dâhil
olmak
istiyordum.
Ama bunu
da
eksantrik
bir
yaklaşım
olarak
algılamayın
lütfen
daha çok
bir
şeyler
yapma
isteğiydi
bendeki.
Kendi
kendime
başarılı
olduktan
sonra da
başka
Flamenko
sanatçılarıyla
geleneksel
anlamda
Flamenko
yapmak
hep
vardı
kafamın
bir
köşesinde.
Zaten
sonunda
dönüp
dolaşıp
geldiğim
nokta da
orası
oldu.
Paco de Lucia, Camaron de
la Isla,
Cristina
Hoyos,
Antonio
Gades
gibi
kendi
kuşağınızın
farklı
Flamenko
sanatçıları
hakkında
ne
düşünüyorsunuz?
Ne
düşünebilirim
ki?
Hepsi
harika
sanatçılar.
Flamenko'nun
ülkemizde
ve dünya
çapında
gelişmesine
kendini
yenileyerek
zenginleşmesine
çok
büyük
hizmetler
vermiş
insanlar
bunlar.
Hepsi
birer
dahi,
bir nevi
mucizeler
sanki.
İnsan
böyle
sanatçıların
karşısında
şükranla
eğilmek
istiyor.
Yanılmıyorsak en sevdiğiniz gitarınız Gerundino ustanın yaptığı bir
gitarmış,
onunla
mı
çalacaksınız
bu
akşam?
Evet,
böyle
bir
gitarım
var ama
bu akşam
onu
çalmayacağım,
çünkü
bahsettiğiniz
gitarın
anahtarları
ahşap ve
sahne
üzerinde
gösterinin
akışına
göre
zaman
zaman
akort
değiştirmem
gerektiğinde
çok
zamanımı
alıyor.
Ben de
gösterinin
akışını
bozmamak
için
sahne
üzerinde
daha
kolay
akort
edebildiğim
bir
başka
gitar
getirdim
ama o da
Gerundino
yapımı.
Bu gece sahneleyeceğiniz A Compas adlı gösteri daha önce İstanbul’da
verdiğiniz
gitar
resitallerinden
biraz
farklı
sanırım?
Evet,
oldukça
farklı,
hatta
hiç
alakası
yok
(gülüyor).
Daha
önce de
belirttiğim
gibi her
ne kadar
dünyanın
birçok
yerinde
gitarist
olarak
tanınsam
da, bir
topluluğun
parçası
olmak,
eşlikçi
olmak
beni
daha çok
tatmin
ediyor.
Solo
çalışmalarımla
istediğim
noktaya
geldiğim
andan
beri de
bu tip
projeler
yapmaya
yöneldim.
A Compas
insanoğlunun
ritimle
yüzyıllara
varan
ilişkisi
üzerine
kurduğumuz
bir
gösteri.
Sahnede
üç
dansçımız
bu
ilişkiyi
ele alan
çeşitli
koreografiler
sergiliyorlar
biz de
müzisyenler
olarak
onlara
eşlik
ediyoruz.
Bu tip
çalışmalardan
büyük
zevk
alıyorum
sanırım
artık
beni
kolay
kolay
kendi
kendine
gitar
çalarken
göremeyeceksiniz.
1991 yılında İstanbul Festivali kapsamında ünlü Şilili grup İnti
İllimani
ile bir
konser
vermiştiniz,
aranızdaki
işbirliği
nasıl
doğdu?
İnti
İllimani
çok
sevdiğim,
kişisel
olarak
da
tanıştığım
bir
gruptu.
Uzun
zamandır
beraber
bir
şeyler
yapmak
istiyorduk.
Sonunda
beraber
bir
turneye
çıkmaya
karar
verdik,
sanatsal
işbirliğinin
dışında
insani
bir
dayanışmaydı
bizim
için
onlarla
beraber
çalışmak.
İstanbul’a
gelmekse
bu
dayanışma
bilincinin
bir
başka
ifadesi,
ülkelerimizin
içinden
geçtiği
dönemleri
düşünürseniz
İnti
İllimani
ile
İstanbul’da
konser
vermek
benim
için çok
anlamlıydı,
onlar da
Türkiye’ye
geldikleri
için son
derece
heyecanlıydılar.
Hala
görüşüyorum
İnti
İllimani’den
arkadaşlarla,
iyi
dostuz.
Biraz da İspanya hakkında konuşsak. 1940’larda Endülüs’te doğmuş biri
olarak
İspanya’nın
Franco
sonrasında
geçirdiği
değişimi,
günümüz
İspanya’sındaki
sosyal
ve
siyasal
gelişmeleri
nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Franco
sonrası
geçirdiğimiz
dönüşümün
oldukça
barışçı
bir
şekilde
gerçekleştiğini
söyleyebilirim.
Kolay
değil
ispanya’da
bir iç
savaş
yaşandı
ve
Cumhuriyetçilerin
kaybetmesiyle
oldukça
uzun bir
süre
ülke
Franco
diktatörlüğüyle
yönetildi.
Böyle
bir
süreçten
çıkıp
bugün
anladığımız
anlamıyla
normal
bir
demokrasiye
geçmek
pek de
kolay
bir şey
değil.
İspanya
bu
sınavı
çok
başarılı
geçti
kanımca.
Bugün
baktığınızda
İspanya
özgür ve
zengin
bir ülke
özellikle
barışçıl
bir ülke
olmamız
önemli
kanımca.
Geçiş döneminin başarıyla atlatılmasında sanatçıların da payı olsa
gerek?
Bu
dönemde
sanatçıların
oynadığı
rol
hakkında
doğrudan
kafa
patlatmamıştım,
şimdi
siz
sorana
kadar
açıkçası.
Franco
döneminde
sanatçılara
sanatçıların
yaratım
özgürlüğüne
pek
sıcak
bakılmadığı
malum
sırf bu
bile
belirli
bir
etkileri
olduğunu
düşündürebilir
insana.
Öte
yandan
savaşın
trajedisi
toplumun
acılı
bir
şekilde
de olsa
olgunlaşmasına
yol açtı
kanımca.
Bir
yandan
da
kültürel
değerler,
folklor
rejim ne
olursa
olsun
varlığını
sürdürüyor.
İspanya’nın
da halk
kültüründe,
her
türlü
trajik
unsuru
bir
noktada
geride
bırakıp
barışçıl
bir
şekilde
ilerleme
güdüsü
var,
bahsettiğimiz
olgunluk
da
buradan
besleniyor.
Tabi
demokrasiye
geçişte
sanatçıların
ya da
kültürün
yanı
sıra
kralın
oynadığı
rolü de
unutmamak
gerek.
Franco o
dönemde
krala
her
türlü
yetkiyi
vermişti.
Ama kral
bu
yetkiyi
kendisi
kullanmak
yerine
halkla
paylaşmanın
daha
yerinde
olacağına
karar
verdi,
böyle
bir
davranışa
şapka
çıkarılır.
Demokrasiye
geçiş
döneminde
İspanya’da
sergilenen
bütün
olumlu
davranışları
toplumun
derinliklerine
kök
salmış
kültürel
bakışa
sanata
bağlamak
mümkün
bence.
Geçiş
dönemi
bizim
için
gurur
kaynağı
olmuştur
her
zaman,
hangi
toplum
kendi
değerlerinin
solmasına
baskı ve
zorbalık
altında
kaybolup
gitmesine
seyirci
kalmak
ister
ki?