Röportajlar - Maria Pagés
Anasayfa / Flamenko / Röportajlar / Maria Pagés
Maria Pagés
Sevilla’da doğan, efsanevi dansçı Antonio Gades’in topluluğunda pişen,
yaklaşık yirmi yıldır
kendi
Flamenko topluluğuyla hem uluslar arası arenada kendine özgü çalışmalarıyla
haklı bir ün edinen, hem de kaşla göz arasında tutuculuklarıyla meşhur
Endülüs Çingenelerinin mahalle baskısını yenen Maria Pagés geçtiğimiz ay ilk
defa İstanbul’daydı. 2002 İspanya Ulusal Dans Ödülllü dansçının arkadaş ve
hayran listesi ünlü Rus dansçı Barışnikov’dan, İspanyolların kült yönetmeni
Pedro Almodovar’a uzanıyor. Pagés ile gösteri öncesinde buluşup teybe
bastık, Tom Waits’ten, Astor Piazzola’ya, Lorca’dan Saramago’ya uzanan esin
kaynaklarını konuştuk. Arada Carlos Saura’nın, Luis Buñuel’in kulaklarını
çınlattık. Pagés’in sakatlığından son durum raporu aldık.
“makamlar dar
geliyor bana”
Antonio Gades ile başlayalım söyleşimize uzun yıllar onun topluluğunda dans ettiniz, üzerinizdeki etkisi nedir?
Gades
ile iki
dönem
çalıştım.
İlki
Saura
ile El
Amor
Brujo
(Büyülü
Aşk)
projesini
yaptıkları
zamandı.
Filmde
küçük
bir
rolüm de
vardı.
Daha
sonra
araya
bir
ayrılık
girdi.
İkinci
defa
çalıştığımız
dönem
ise
benim
kendi
grubumu
kurmamla
son
buldu.
Gades
gibi
büyük
bir
ustayı
değerlendirmek
kolay
değil.
Kendi
adıma
Flamenko’yu
algılamamı
en
derinden
etkileyen
kişi
olduğunu
rahatlıkla
söyleyebilirim.
Dansın
da
ötesinde
bir
sanatçı
grubuna
nasıl
davranılacağını
işlerin
nasıl
çekip
çevrileceğini
de ondan
öğrendim
desem
yalan
olmaz.
Bir
koreografi
olarak
Flamenko
sahne
üzerinde
nasıl
tasarlanır,
grup
halinde
nasıl
çalışılır
hep
ondan
öğrendim.
Her
anlamda
ustam
olmuştur
benim.
Ayrılırken
aranızda
bir
sorun
yaşandı
mı?
Yok, yok
hiçbir
sorun
olmadı
(gülüyor).
Gades’ten
ayrılıp
kendi
grubumu
kurmaya
karar
verdiğimde
karışık
duygular
içindeydim.
Bir
yandan
ne
yapmak
istediğimi
biliyordum
ve bunun
getirdiği
bir
heyecan
vardı.
Öte
yandan
grubu
bırakıyorum
diye
bana
kızmasından,
bağırıp
çağırmasından
korkuyordum.
Sonunda
daha
fazla
dayanamayıp
konuşmak
istediğimi
söyledim,
küçük
bir
prova
odasına
çekildik.
Söze
nasıl
gireceğimi
bilemiyordum,
neredeyse
ağlayacaktım.
Sonunda
cesaretimi
toplayıp,
konuyu
açtım.
Beklediğimin
aksine
hiç
kızmadı.
Tam
tersine
kendi
grubumu
kurabilecek
donanıma
sahip
olduğumu,
başarılı
olacağımdan
emin
olduğunu
söyleyip
beni
cesaretlendirdi.
Üzerimden
büyük
bir yük
kalkmıştı
doğrusu.
Şimdi
dönüp
baktığımda
sadece
nezaketen
öyle
davranmadığımı
o anda
bile
bana
ayaküstü
bir ders
verdiğini
daha iyi
anlıyorum.
Aynı
durumlar
yıllar
sonra
benim de
başıma
geldi,
eğer bir
dans
topluluğunuz
varsa
kaçınılmaz
bir
şeydir
bu.
İnsanlar
gelirler
ve
giderler.
Ben de
dansçılarım
ayrıldığında
nasıl
davranacağım
konusunda
hiç
tereddüt
etmedim,
Gades’ten
dersimi
iyi
almıştım
ne de
olsa.
Daha
sonra
gösterilerinize
geldi
mi?
Evet,
evet
geldi.
Bu da
başka
bir
sürpriz
oldu
aslında.
Genelde
başkalarının
gösterilerini
takip
etmeye
pek
meraklı
biri
değildi.
İlk
gösteriyi
(Flamenco
Republic)
çıkardığımızda
kendisini
arayıp
davet
ettim.
Pek de
ümidim
yoktu,
bir
süredir
sağlığı
da
bozulmuştu.
Yine de
kalktı
geldi,
gösteriden
sonra
sahne
arkasına
gelip
bizi
tebrik
etti,
çok emek
harcamışsınız,
iyi iş
çıkartmışsınız
diye
bizi
yüreklendirdi.
Kendi
ayaklarım
üzerinde
durmaya
çalışırken,
böyle
bir
ustanın
cesaretlendirici
sözlerini
duymak
çok
önemliydi
benim
için.
Aynı
dönemde
bir
başka
efsane
isim
Cristina
Hoyos
ile de
çalışmış
olmalısınız?
Tabi,
Gades’in
grubunda
o da
vardı.
Hoyos
kanımca
daha
karanlık
bir
kişilikti.
Birçoklarının
söylediğinin
aksine
Gades
ile
Hoyos
arasında
harika
bir uyum
olduğuna
şahit
olmadım.
Sahnede
birlikte
müthiş
dans
ediyorlardı
ama onun
dışında
pek de
iyi
anlaştıklarını
söyleyemeyeceğim.
Büyülü
Aşk
filmi
hakkında
ne
düşünüyorsunuz,
üçlemenin
öbür iki
filmiyle
kıyaslandığında
daha
sönük
kalıyor
sanki?
Bence
de.
Saura
büyük
bir
yönetmen.
Onun
işleri
hakkında
ileri
geri
konuşmak
bana
düşmez,
ama
benim o
üçlemede
en
sevdiğim
film
Kanlı
Düğün’dür.
Belki de
ilk
olduğundan.
Carmen’i
de çok
severim,
Büyülü
Aşk
onlar
kadar
başarılı
olamadı.
Bildiğiniz
gibi
Kanlı
Düğün
Gades’in
önce
sahne
için
tasarladığı
bir
projeydi,
daha
sonra
Saura
devreye
girdi ve
film
çekilmesi
gündeme
geldi.
Büyülü
Aşk ise
ilk iki
filmin
başarısından
sonra
doğrudan
film
olarak
tasarlandı.
Bazı
şeylerin
oturmamış
olmasında
bunun da
rolü
olabilir.
Sonuçta
Kanlı
Düğün ve
Carmen
gibi iki
muhteşem
filmi
aşacak
üçüncü
bir film
yapmak
kolay
değil.
Saura
konulu
filmleriyle
dünya
çapında
bir
yönetmen
olsa da
birlikte
hayatı
boyunca
dönüp
dönüp
Flamenko
ile
ilgili
filmler
yaptı.
Hatta
siz de
Flamenko
adlı
meşhur
filminde
birçok
önemli
isimle
birlikte
yer
aldınız,
Saura’nın
bu
Flamenko
aşkını
nasıl
açıklarsınız?
Saura’nın
Flamenko
merakını
katıksız
bir aşk
hikayesi
olarak
görüyorum
ben.
Aragon
bölgesinde
yetişmiş
biri
için pek
olağan
bir
durum
değil
ama adam
hiçbir
karşılık
beklemeden
tutkuyla
bağlı
Flamenko’ya.
Flamenko’dan
ne
anladığı,
ne kadar
bildiği,
neyin
doğru
neyin
yanlış
olduğu
pek
ilgilendirmiyor
onu.
Sadece
seviyor.
Bu çok
önemli,
çünkü
çoğu
insan
işin
içine
girince
neyin ne
olması
gerektiği
konusunda
fikir
yürütmeye,
kendi
egosunu
devreye
sokmaya
başlar.
Saura’da
bu hiç
yok. Bu
anlamda
son
derece
cömert
bir
tutku
olduğunu
söyleyebiliriz
Saura’nın
tutkusunun.
Sevmek
yeterli
onun
için. Bu
yaklaşımla
yaptığı
filmlerin
çok
büyük
katkısı
oldu
Flamenko
sanatçılarına,
herkesin
ufkunu
açtı,
bugün
dünyada
Flamenko’nun
belirli
bir
şöhreti
varsa
bunda
Saura’nın
payını
unutmamak
gerekir.
Günümüz
Flamenko
sanatçılarını,
farklı
yaklaşımları,
füzyon
arayışında
olanlarla
katıksız,
gerçek
Flamenko
yapma
iddiasında
olanlar
arasındaki
çekişmeyi
nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Katıksız,
saf
Flamenko
kavramı
nedir
tam
olarak
anlayamıyorum
açıkçası.
Saf,
hakiki
vs. gibi
tanımlar
dışlayıcı
tanımlar
her
şeyden
önce.
Üstelik
sanatın
doğasına
da
aykırı.
Sanat
doğrudan
insana
dair
olduğu
için
benim
kitabımda
çok daha
geniş
bir
yelpazeye
denk
geliyor.
Herkesin
kendince
katkıda
bulunabileceği,
icra
ettiği
sanatı
zenginleştirebileceği
bir
anlayışı
benimsiyorum
kendi
adıma.
Sanat
biraz da
kişilik
meselesidir.
Herkes
kendi
kişiliğini
ortaya
koyar
sanatını
icra
ederken.
Herkesin
kendi,
eğitimi,
birikimi,
kişiliği,
bakış
açısı
yansır
sanatına.
Flamenko
için de
aynı şey
geçerli.
Bende
Farruquito’nun,
Antonio
Canales’in
ya da
Joaquin
Cortes’in
bakış
açısı
yok
örneğin.
Tekrar
söyleyeyim
işin püf
noktası
şahsiyette
yatıyor.
Biraz
önce
saydığım
isimlerin
hepsi
ayrı
birer
şahsiyet
ve çok
sıkı
işler
çıkarıyorlar.
Ben de
kendimce
bir
şeyler
yapmaya
çalışıyorum.
Ne
bileyim
bir Tom
Waits
şarkısıyla
Flamenko
yaptığım
zaman,
bunu
birileri
teklif
etti
diye
değil, o
şarkıyı
dinlediğimde
içimden
dans
etmek
geldiği
için
yapıyorum,
bu da
benim
yoğurt
yiyişim.
Benim
gibi
duyduğu,
gördüğü
her
şeyden
etkilenen
biri
için çok
doğru
bir
zamanda
yaşıyormuşuz
gibi
geliyor
bana.
Günümüzde
dünyanın
her
yerinde
yapılan
işleri
görmek,
takip
etmek
mümkün.
Etkileşim
kanallarının
olabildiğince
çoğaldığı
bir
dönemden
geçiyoruz.
Yaptığınız
projelerde,
A’dan
Z’ye
hemen
her
şeyle
kendiniz
ilgileniyorsunuz?
Evet,
hemen
her şeye
bulaşıyorum,
ama
zaten
öyle
olması
gerekir
Flamenko
özünde
böyle
bir
şeydir.
Benim
kendimi
ifade
etme
biçimim
Flamenko.
Kendimi
bildim
bileli
dans
ediyorum.
Endülüs’te
doğup
büyüdüğüm
için de
Flamenko
yapıyorum.
Türkiye’de
doğmuş
olsaydım
o zaman
da
Türkiye’de
yapılan
dansları
yapardım.
Gösterilerin
hemen
bütün
ayrıntılarıyla
uğraşmama
gelince
bu
yaklaşımın
köklerini
geçmişimizde
bulan
bir
tutum
olduğunu
düşünüyorum.
Eskiden
anneannelerimiz,
babaannelerimiz
hem
kıyafetlerini
diker,
hem
şarkı
söyler,
hem
kendilerince
koreografi
yaparlarmış.
Dans
edenler,
şarkı
söyleyenler,
çalgıcılar
hep
birlikte
müzik
yaparlarmış.
Şüphesiz
bu
üretim
süreci
ciddi
bir
evrime
uğradı
ama
özünde
aynı
yaklaşım
varlığını
sürdürüyor.
Bu
anlamda
söz
konusu
evrimleşmiş
yaklaşımın
en tipik
örneklerinden
biri
olduğumu
söyleyebilirim.
Flamenco
Republic
dışında
birçok
farklı
koreografiniz
var,
İstanbul’a
bu
gösteriyle
gelmek
sizin
kararınız
mıydı?
Flamenco
Republic
gösterisini
sergilemek
organizatörlerle
ortak
kararımızdı.
Türkiye’ye
ilk defa
geldiğimiz
düşünülürse
mantıklı
bir
karar
olduğunu
düşünüyorum.
Yaklaşık
yirmi
yıldır
kendi
grubumla
dünyanın
farklı
yerlerinde
gösterilere
çıkıyorum.
Tecrübelerim
grubumuzun
işlerine
yabancı
olan
seyircilerin
Flamenco
Republic
ile iyi
bir
giriş
yaptıklarını
gösteriyor
bana.
İlerde
tekrar
gelirsek
farklı
işlerimizi
de
sergileme
imkanı
bulacağımıza
inanıyorum.
Nisan
ayında
bir
sakatlık
geçirdiğinizi,
bazı
gösterilerinizin
iptal
edildiğini
duyduk,
iyileştiniz
mi?
Sormayın
sakatlık
belası
ilk defa
başıma
geliyor.
Üstelik
dans
ederken
de
sakatlanmadım.
Evde
otururken
birden
bacağıma
bir ağrı
girdi ve
bacağım
uyuşmaya
başladı.
İlk anda
çok
endişelendim
ne
oluyoruz
diye.
Doktorlar
sinirlerde
sıkışma
olduğunu
söylediler.
Neyse ki
sıkı bir
tedaviyle
kısa
zamanda
kendime
geldim.
Bu arada
yirmiden
fazla
gösteriyi
iptal
etmek
değil
de,
ertelemek
zorunda
kaldık.
Biraz da
“Autoretrato”
(Otoportre)
adlı
koreografinizden
bahsedelim,
yanılmıyorsak
Barışnikov
ile
yaptığınız
çalışmalardan
ortaya
çıkmış
bu
yapıt,
kendisiyle
nasıl
tanıştınız?
Barışnikov’la
daha
önce
çeşitli
ortamlarda
tanıştırılmıştık.
Bundan
üç yıl
önce
Madrid’de
bir
gösterisine
gitmiştim.
Gösteri
sonrası
bir grup
sanatçı
bir
araya
gelip
laflamaya
başladık.
Barışnikov’un
yanı
sıra
Madrid
kültür
dairesi
müdürü,
Pedro
Almodovar,
başka
birtakım
dansçılar
da vardı
ortamda.
Bir ara
Pedro
tutturdu,
“Mişa,
Maria’nın
mutlaka
New
York’a
Barışnikov
Art
Center’a
gelmesi
lazım,
çok şey
kaçırıyorsunuz,
sizin
için çok
iyi
olur”
gibi
şeyler
söylüyor.
Benimse
Barışnikov
Art
Center
diye bir
yerin
varlığından
bile
haberim
yok.
Önceden
düşünülmüş
hesaplanmış
hiçbir
şey yok
ortada,
öylesine
havadan
sudan
konuşuyoruz.
Pedro
bir anda
böyle
bir
çıkış
yapınca
başımdan
aşağıya
kaynar
sular
döküldü,
ama
herif
öylesine
dışa
dönük,
öylesine
ısrarcı
ki
sonunda
Mişa ile
sözleştik
ilerde
bir
şeyler
yaparız
diye.
Aradan
bir yıl
geçtikten
sonra
ben de
kalktım
New
York’a
gittim.
Önce bir
hafta
Barışnikov
Art
Center’da
sahneye
çıktım,
sonra on
gün
boyunca
Mişa’nın
modern
dansçılarıyla
çalıştık.
Benzersiz
bir
deneyim
oldu
benim
için
doğrusu.
Modern
dans
sanatçılarıyla
çalıştınız
ama
sonuçta
siz
tipik
bir
Flamenko
şahsiyetisiniz,
nasıl
geçti
çalışmalar?
Açıkçası
ben
Flamenko’dan
başka
dans
bilmem.
Her ne
kadar
farklı
müziklerden,
edebiyattan,
şiirden
beslensem
de
yaptığım
klasik
Flamenko.
Modern
danstan
anlamam
yani.
Ama
Mişa’nın
orada
mesele
benim
modern
dans
yapmam
ya da
onların
Flamenko
yapması
değildi
zaten.
Önemli
olan
bulunduğumuz
farklı
yerlerden
bir
diyalog
oluşturmak,
karşılıklı
etkileşime
girmekti
ki bunun
çok
faydasını
gördüm.
Biz
dansçıların
kendi
aramızda
anlaşmak
için
evrensel
bir
dilimiz
var.
Müzisyenler
gibi
kimi
gitar
çalar,
kimi
trompet
çalar,
biri caz
geleneğinden
geliyordur,
öbürü
blues
çalıyordur
bunların
hiç
önemi
yok.
Önemli
olan
birinin
ortaya
bir laf
atması
öbürlerinin
de buna
kendi
meşreplerince
cevap
vermesi.
Paco de
Lucia
örneğin
John
McLaughlin
ile
çaldığında
tam da
bu
anlattığım
oluyor.
Flamenko
olmayan
sanatçılarla
bu
yöntemle
iletişim
kuruyorum,
böylece
zaman
içinde
Flamenko
ufkum
çok
genişledi.
Endülüs
Köpeği
adlı bir
gösteriniz
var,
Buñuel’i
sever
misiniz?
Bayılırım.
Bence
Buñuel
İspanya’nın
gelmiş
geçmiş
en büyük
sinemacısıdır.
Müthiş
bir
dahiydi.
Şu ana
kadar
temsil
ettiğinden
de dahi.
Hala her
filmini
izlediğimde
yeni bir
şey
keşfediyorum.
Tekrar
tekrar
seyrediyorum,
yeni
şeyler
keşfediyorum.
Bana
kalırsa
yapıtı
son
derece
ilginç.
İnsanoğluna
bakışı
çok
özgün.
Özellikle
çalışma
koşulları
dikkate
alındığında,
düşünsenize
Meksika’da
film
yaptığı
dönemlerde,
bir
yandan
da
sansür
var,
ortaya
ikili
bir
durum
ortaya
çıkıyor.
Filmler
bir
boyutuyla
sansürden
geçecek
hikayeyi
anlatıyorlar,
ama
altında
Buñuel’in
anlatmak
istediği
hikaye
de var.
Çok
kendine
özgü bir
şey
çıkıyor
ortaya.
Endülüs
Köpeği’ni
birazda
Buñuel’e
saygı
duruşu
olarak
düşündüm.
Hâşâ
onun
yaptıklarına
öykünmek
değil de
kendi
çapımda
ustayı
anmak
istedim.
Buñuel
gibi
büyük
ustanın
varlığının,
yapıtının
öneminin,
hatırlanmasına
vesile
olmak
istedim.
Buñuel
hayalgücüyle,
kararlılıkla
ve hatta
ciddiyetle,
ama
belki de
hepsinden
daha çok
bilgiyle
çok
müthiş
şeyler
ortaya
çıkarılabileceğini
göstermiştir
herkese.
Koreografilerinizde
Lorca’nın,
Machado’nun,
Saramago’nun
şiirlerine
yer
veriyorsunuz,
edebiyatı
takip
eder
misiniz,
şiir
okur
musunuz?
Çok
okurum.
İşim
gereği
de bol
bol
okumam
gerekiyor,
daha
doğrusu
işimin
bir
kısmı da
okumak
ve bu
çok
hoşuma
gidiyor.
Belki
size
tuhaf
gelecek
ama
güzel
bir
şarkı
duyduğumda
nasıl
kalkıp
dans
etmek
geliyorsa
içimden,
beni
duygulandıran
güzel
bir
metin
okuduğumda
ister
şiir
olsun ya
da
olmasın
içimden
dans
etmek
geliyor.
Biraz
kaçık
bir
tipim
biliyorum
(gülüyor).
Geçenlerde
Clézio’nun
bir
kitabını
okuyordum
hani şu
Nobel’i
alan
yazar.
Çöl diye
bir
roman.
Harika
bir
roman,
okurken
gözlerim
doldu,
öyle
şiirsel
bölümler
var ki
aklım
dansa
gitti
okurken.
Bir Tom
Waits
şarkısıyla
Flamenko
dansını
birleştirmeniz
belki
bir
dereceye
kadar
anlaşılabilir,
ama
Astor
Piazzola
ile
Flamenko’yu
nasıl
birleştiriyorsunuz?
Tom
Waits
şarkısı
üzerine,
çıkıp
Flamenko
yapmanın
neresi
anlaşılır
pek
anlamadım?
(gülüyor)
Tom
Waits
son
derece
nev-i
şahsına
münhasır
bir
müzisyen,
onun
şarkısıyla
sizin
dansınız
aykırı
bir
arayış
olarak
kabul
edilebilir
belki,
ama
Astor
Piazzola’nın
müziği
doğrudan
bir
başka
dansa,
Tango’ya
referans
yapan
bir
müzik,
bu
özdeşleşmeyi
aşmak
mümkün
mü?
Bence
ikisi
arasında
hiçbir
fark yok
(gülüyor).
Tabi ki
daha
önce
tango
dinlemişliğim,
seyretmişliğim
var ama
bir dans
olarak
tangodan
kelimenin
tam
anlamıyla
“bi-haber”im.
Bu
konuda o
kadar
cahilim
ki beni
olumsuz
yönde
etkilemiyor.
Daha
önce de
anlattığım
gibi
Piazzola’nın
müziğinden
etkilendiğim,
duygulandığım
anda
Flamenko
yapmak
geliyor
içimden.
Tom
Waits
ise
başlı
başına
ayrı bir
vaka.
Çok
gülüyorum
ona.
Pasties
And A G-String
diye bir
şarkısını
keşfetmiştim
bir
zamanlar.
Şarkı
basbayağı
Flamenko’daki
Tangos
makamı.
Onun
dünyadan
haberi
yok
tabi,
kendi
dünyasında
olduğu
için.
Flamenko
ritmiyle
şarkı
söyleyen
bir
zenciye
benziyor
o
şarkıda
Tom
Waits.
Flamenco
Republic
gösterisinin
kapanış
parçası
da “Tangos
de Tom”
adını
taşıyor,
bahsettiğim
şarkıdan
esinlenerek
yazdığım
bir
tangos
şarkısı.
Dans
etmek
için
öbürlerine
tercih
ettiğiniz
favori
bir
makam
var mı
Tangos,
ya da
Seguirias
mesela?
Daha
yavaş “palo”ların
(vuruş)
olduğu
makamları
seviyorum.
Daha
yavaş ve
daha
derin.
Dans
etmeye
uygun
bir
vücudum
olduğundan
mıdır
nedir?
(gülüyor)
Baksana
boyum
uzun,
kollarım
daha da
uzun,
makamlar
dar
geliyor
bana
(gülüyor).
Şarkıların
ağır
ağır
akıp
gittiği
Seguirias
ya da
Bulerias
makamlarını
severim
çok.
Favori
bir
şarkıcınız
var mı?
Yaşayan
şarkıcılar
arasında
en
beğendiğim
Enrique
Morente
sanırım.
Camaron
olağanüstü
bir
şarkıcıydı
zaten,
geçelim
bir
kalem.
Aslına
bakarsanız
Enrique
Morente’yi
de bu
yüzden
seviyorum.
Camaron’a
rağmen
Enrique
Morente
olabilmiş
bir
şarkıcı.
Flamenko
şarkıcılarının
çoğu
daha
yolun
başında
Camaron’un
heybetine
toslayıp
dağılıyorlar.
Kolay iş
değil.
Eskilerden
Manuel
Vallejo’yu,
Tomas
Pavón’u
beğenirim.
Özellikle
Pavón’un
hayranıyım.
ABD’de
oldukça
tanınan
bir
sanatçısınız,
bunun
için
özel bir
çaba
sarf
ettiniz
mi,
sizin
için
önemli
mi
Amerika’da
başarılı
olmak?
Amerika’da
başarılı
olmayı
pek dert
etmiyorum
kendime.
Ama New
York’u
ayrı bir
yere
koyuyorum.
Yapıtlarımızın
New York
gibi bir
yerde
karşılığını
bulması
tabi ki
önemli.
Sonuçta
ben
kendi
topluluğu
olan bir
dansçıyım.
İşimi
hakkıyla
yapmak
birçok
kapıyı
açıyor.
Yirmi
yıl
içinde
birçok
olanağa
kavuştuk.
Ama bu
noktaya
kolay
gelmedik,
neredeyse
milli
bir dans
topluluğu
boyutlarında
bir
kurumuz.
Oldukça
ciddi
bir
sabit
kadromuz
var.
Sürekli
planlama
yapmamız
gerekiyor.
Benim
asıl
derdim
prova
yapmak,
dans
etmek.
Ama
grubun
sorumluluğu,
işinizi
tanıtmak,
onun
seyircilerle
en doğru
şekilde
buluşması
üzerine
kafa
patlatmak
gibi
zorunluluklar
dayatıyor.
Bu bir
bütün
aslında.
Şarkıların
seçiminden,
koreografinin
tasarlanmasına,
işin
basın
ayağına
kadar
yığınla
detay
var. Ama
sonuçta
karşılığını
bulursa
bütün
bunlar,
yeni bir
işle
seyircinin
karşısına
çıkma
şansımız
olur.
Bütün
bunları
hesaba
kattığınızda
New
York’ta
iyi iş
çıkarmak
benim de
angarya
işlerle
daha az
vakit
kaybedip,
gönlümce
prova
yapmamı
sağlar
bu da en
önemli
getirisi.
Dans
ettiğiniz
mekanlar
arasında
en çok
hangisini
sevdiniz?
Bilemiyorum
açıkçası.
O kadar
çok
yerde
sahneye
çıktım
ki, her
mekanın
kendi
ruhu
var.
Elhamra’nın
bahçesi
Generalife’de
dans
etmiştik
bir
keresinde
gerçekten
etkileyici
bir
atmosferi
var.
Temmuz’da
yine
orada
olacağız
Granada
festivali
için,
heyecanla
bekliyorum.
Kadim
dostunuz,
ünlü
cajon
ustası
Manuel
Soler’i
anmadan
geçmeyelim.
Manuel’in
yeri
bambaşka
benim
için.
Daha dün
akşam
bir
arkadaşımla
uzun
uzun
kendisini
andık.
Hem kişi
olarak
beni çok
etkilemiştir,
hem de
topluluğumuzun
üzerinde
çok
emeği
vardır.
Manuel
olağanüstü
bir
insandı.
Eşine az
rastlanır
bir
sanatçıydı.
Aslında
dansçıydı.
Günün
birinde
Paco de
Lucia
ile
birlikte
çıktıkları
bir
Güney
Amerika
turnesinde
Peru’da
cajon’a
rastlamış.
Manuel
Flamenko’ya
cajon’u
sokan
sanatçı
olarak
büyük
bir
çığır
açmıştı.
Ama
bunlar
bir yana
çok
yakın
arkadaşımdı.
Bütün
yaptığım
işlerde
yanımda
durdu,
inanılmaz
bir
mizah
duygusu
vardı,
varlığı
hep bana
güç
verdi.
Hayatımda
onun
gibi
birine
daha
rastlamadım.
Kanserden
birkaç
ay
içinde
eridi
gitti.
Çok
üzüldüm
ama
hatırası
o kadar
canlı ki
sevgiyle
yâd
edebiliyorum
onu.
İnsan
böyle
dostlarıyla
olunca
bir
topluluk
olmanın
bir
anlamı
var.
Aklından
geçeni
okuyan,
anlaşmak
için
özel bir
çaba
sarf
etmediğin,
birlikte
zevkle
çalıştığın,
fikirleriyle
seni her
zaman
zenginleştiren
cömert
bir
arkadaştı
Manuel
Soler.
Söyleşi: Alişan ÇAPAN
Kaynak:
http://sunitaflamenca.blogspot.com
|